Kırşehir Express Gazetesi

KAÇTIĞIMIZ MAĞARA

KAÇTIĞIMIZ MAĞARA
Bünyamin Şakar
Bünyamin Şakar( bunyaminsakar@kirsehirexpressgazetesi.com )
18 Haziran 2020 - 22:18

İnsan tepetaklak bir şekilde hareketlerini koyar ortaya. Düşünceleri pek düşüncesizdir. Fikirleri o düşüncesizliğin izlerini barındırır üzerinde ama bütün bunlara rağmen içinde duyduğu hisler, evet hisler onu daha insanca yapar. Kaçar kovalanır ama bir yerden sonra sorar kendisine “Ya ben ne diye kaçıyorum? Ne diye hayatımı değiştirebilecek bir andan kaçıyorum? Ne diye kendimi koşturup yorarak hayatımın soluşuna sebep oluyorum?” Ve akışa bırakmanın ne demek olduğunu yavaşça ama bir o kadar da korkakça öğrenmeye başlar. Bu öğrenme şekli aslında bir teorinin dışa yansımasıdır. Platon’un mağara teorisine göre şekillenen bu durumda bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenir – mutlaka suçlu oldukları tahmin edilir ya da düşünceyi yaşamak isteyen birileri – bu zincirlerden dolayı kafalarını da hareket ettiremeyecek durumdadırlar ve bu yüzden sadece karşılarında duran karanlık duvarın yüzeyini görebilmektedirler. Orada oldukları süre boyunca mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür, onları kendi gerçeklikleri olarak kabul etmeye başlarlar ama günlerden bir gün içlerinden biri zincirlerinden kurtularak mağarayı terk eder ve gerçeklikleri haline getirdikleri o gölgelerin aslında bir yanılsamadan öteye gidemeyecek bir şekilden başka bir şey olmadığını anlamış. Zihninde belirenleri arkadaşlarıyla paylaşmaya giriştiğindeyse başarısız olur çünkü onlar çoktan kendilerine aşılanan bu gerçekliği kabul etmiş ve onun bir parçası olarak yaşamlarını sürdürmeye başlamışlardır. Jose Saramago’nun Mağara adlı eseri de belli benzer nitelikleri taşımaktadır. Algor’un düşünce sistemindeki değişimi, o değişimin bütün hayatına yayılışını ve bunun sonucunda gerçekleşen katarsisi tam bir insan değişimine olanak tanıyacak şekilde ilerliyor. Şu an o anı yaşamış biri olarak ne kadar zor olduğunu kabullenmenin ve sonrasındaki devam olayının, yani akışa bırakmanın… Kelimelerimi yazarken Esaretin Bedeli filmindeki bir sahneyi aklıma getirmeden edemiyorum: Kütüphaneci artık suçlarından aklanmış ve çıkma zamanı gelmiştir. Onu tutukluluktan yeni kurtulmuş mahkumları yerleştirdikleri bir eve bırakırlar çıktığında. Yaşı oldukça ilerlemiştir, 65-70 gibidir ama yine tutuyordur elleri. Yine alışma sürecinin bir parçası olan çalışma yerlerinde paketleyicilik görevine koyarlar onu. Her ne kadar çıkması, bir işte çalışması ve normal hayata geri dönmeye çalışması gayet doğal gibi gelse de içinde bir yerde alışık olmadığı duygusu bir kemirgen gibi beynine kadar sıçramaya başlar. Hapsi özlüyordur. Hapisteki kütüphane onun gerçek alanıydı ve hayatının “hayatı” diyebileceği yıllarını orada tüketmişti. Kendi kendine bunları düşünüp artık yaşamda yeri olmadığı konusunda kendisini inandırır. Olay eskilerine pek benzemeyen yarattığımız modern mağaraların düşünsel olarak içeridekilere etkileri değildir sadece. Aynı zamanda dışarıdakilerin de etkileridir. Hepimiz kendi içsel mağaramızda düşüncelerimizi sorguluyoruz, düşünüyoruz, başkalarına bakıyoruz ama fazla yaklaşmamayı tercih ediyoruz çünkü yansımaların aynı olmayacağından korkuyoruz. Değişmekten korkuyoruz. Belki de bizi bir daha değiştirmelerinden…

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.