Kırşehir Express Gazetesi

‘ONLAR ORADADIR / ÖLÜMÜN SÜKÛNETİN(D)E’

‘ONLAR ORADADIR / ÖLÜMÜN SÜKÛNETİN(D)E’
Nusret Gürgöz
Nusret Gürgöz( nusretgurgoz@kirsehirexpressgazetesi.com )
16 Haziran 2020 - 19:24

Gurbet nedir ki yüzyılımızda

demek de bir yabancılaşmadır

Çünkü varolduğu her yerde insanın

gurbet mutlaka olacaktır

Sevda ile hasret varsa eğer

Zulüm varsa mahpusluk varsa

Ayrılıklar yakıyorsa içimizi

Gurbet mutlaka olacaktır

Sevgili Ahmet Telli’nin Hüznün İsyan Olur kitabındaki ‘ Gurbet Mutlaka Olacaktır’ şiiriyle girdim yazıya. ‘Suriyeli şair, çevirmen ve insan hakları aktivisti’ Melek Mustafa’nın Mehmet Hakkı Suçin tarafından çevrilen ‘Veronika Şiir Sanat Dergisi’nin Ocak – Şubat 2020 tarihli sayısında yayımlanan’ ‘Midilli’de’şiiriyle sürdüreyim sözü: 

‘‘Midilli’de / bir gözyaşı dökülünce / Yağmur olur / Bir tekneye ihtiyaç olur sonra // Bir tekne yapılır onlara / Motoru takur tukur / Emniyet kemeriyle sarılır etrafı / Islansa batar öyle // Midilli’de / bir gözyaşı dökülür // Midilli’de Sınırlar kapalı / Ölüm hazroldadır // ve ümit bekler / Orada / Ben de oradayım / Ve ben ümidin başbayii // Midilli’de / Karşı kıyıda / Bir ümit doğar lastik botta / Ve doksan dokuz can verir / Varmadan kıyıya // Midilli’de / mesleğini icra eder pek çok insan // Ama pek azı gülümser// Midilli’de/ sağanak yağar yağmur / Ve yalnızca bir damla / Düşer mültecinin payına // Midilli’de / Ölümü beklerler/ Sessizce / Lastik bir botta / Deniz sakindir / Ve sükûneti çağrıştırır / Sonra fırtına / Daha geniş bir mekâna taşır onları / Mekânsızlığa / Ve nihayet ölümün sükûnetine / Onlar oradadır / Midilli’de // Midilli’de / Sınırlar kapatıldı ansızın / Bütün sınırlar / Dediler ki bulundukları yer daha geniş / Fakat Allah daha şefkatliydi onlardan / Ne sınırlarını kapattı / Ne kapılarını // Kaderini ve kazasını resmetti / Denizin derinliklerinde // Son randevumuz / Midilli’deydi / Hayatla / Midilli’de / Ve başka adalarda’’

1987’de öğretmen olarak gittiğim Kırşehir’de sokaklar İranlı mültecilerle doluydu. Mülteciler bu kentte zorunlu ikamete tabi tutulmuşlardı. Gün boyu, kentin ana caddesine bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Hepsi gençtiler. Aralarında, güzellikleri gözümün önünden gitmeyen /  bugün bile gözümün önüne gelen,  güzel kızlar da vardı.

Bir İstanbul – Kırşehir yolculuğunda yan yana oturduğumuz Tebrizli Şehrâm, neden kaçtıklarını anlatmıştı uzun uzun. Dertleşecek,  kendini merakla dinleyen birini bulunca gece boyunca uyumamış, dışarının ışığının içeriyi yaladığı bir gecede, kırık dökük Türkçesiyle konuşmuş da konuşmuştu. Kendisi Bahailik dinine mensuptu. Bu dine mensup olmak İran’da idam edilmek demek(miş)ti.  Bu yüzden dağlardan önce Van’a gelmiş, sonra buraya yerleştirilmişti. Diğer mültecileri anlattı sonra. Bir kısmı İran Komünist Partisi’nden, bir kısmı Halkın Mücahitleri’nden, bir kısmı da Halkın Fedaileri’ndendi. Şeriat yönetiminin zulmünden kaçan,  İran’da anlaşamayan bu insanlar, Anadolu’nun tam ortasındaki bu kentte aynı evlerde dostça yaşıyorlardı.

Her biri İran halkının fiziksel özelliklerini taşıyordu(lar). Genç kızların her biri,  birbirinden gerçekten güzeldi(ler). Ne yazık ki bu genç kızlardan biri, bindiği bir taksinin şoförü tarafından kent dışına kaçırılmış, genç kıza önce tecavüz edilmiş, sonra katledilmişti.

Hemen herkesin birbirini tanıdığı bu kentte, kentte yeni olmamdan, marketten sürekli yumurta almamdan,  saçlarımın koyu siyahlığından, fiziksel görünümümden ötürü,  kentteki esnaflar beni de İranlı sanmışlar(dı), her gittiğim yerde benimle ‘Tarzanca – Farsça’ konuşmaya kalkmışlardı. Bu coğrafyadan olduğumu anlayınca ise mahcup olmuşlardı.

Bahaî olan Şehrâm’la arkadaş olmuştuk, arada bir buluşur, sohbet ederdik. Bahaîlik’in nasıl bir din olduğunu da Şehrâm’dan dinlemiştim.  Ben ise en çok Komünistleri merak eder, onlara ilişkin sorular sorardım.  Anlar, güler, usul usul anlatırdı olanı biteni, Komünistlerin yaşadığı trajediyi.

Bir gün çalıştığım kuruma geldi, Avrupa’ya gideceğini söyledi, sarıldık, vedalaştık. Sonra diğerleri de dağıldılar, başka ülkelere gittiler.

Sonra milliyetçiliğin ve faşizmin savaşa ve batağa sürüklediği Yugoslavya’dan Bosnalı bir grup genç kız gelmişti. Her biri birbirinden güzeldi(ler). Bir süre kaldılar Kırşehir’de,  sonra onlar da gittiler.

O zamanlar, mülteciler kimi kentlerde zorunlu ikamete tabi tutulurlardı. Şimdi ise her yerdeler. Bangladeşli, Pakistanlı, Afgan, İranlı, Tacik, Özbek, Ahıskalı, Kongolu, Ganalı,  Libyalı, Sudanlı… yığınla insan ülkenin her yanına dağılmış durumdalar.

Hele Suriyeliler, kardeşlerim! Ülkenin hemen her kentinde yoksul mahallelerde; kötü evlerde, sokaklarda,  parklarda… yaşıyorlar,  ülkesinde iyi mesleklere sahip olanlar da dâhil olmak üzere, en zor, en kötü işleri en ucuza yapıyorlar.  Kadınlarına, kızlarına, çocuklarına tecavüz ediliyor, ırkçı saldırılara maruz kalıyor, öldürülüyorlar.

Peki, buraya kadar gelirkenki hikâyeleri?  Bu haber,  21 Şubat 2020 tarihli Evrensel Gazetesi’nden:  ‘’ Van’daki kimsesizler mezarlığında yüzlerce mültecinin cenazesi gömülü. Kilometrelerce uzaklıkta başlattıkları ‘umuda yolculuk’tan geriye ‘Afgan bebek, Pakistanlı genç, Suriye vatandaşı, İranlı…’ isimlerin yazılı olduğu mezar taşı kalıyor. Yaşamını yitiren mültecilerin aileleri de kimlikleri ve isimleri bilinmediği için cenazelere ulaşamıyor. // Mültecilerle Dayanışma Derneği Koordinatörü Işıl Erçoban söz konusu durumu:’O mezarlıklar bir insanlık dramını gözlerimizin önüne seriyor. Söylenecek kelime yok. Kimsesiz ve isimsiz yüzlerce mezar var ülkede ve bu mezarlıklar gittikçe çoğalıyor. Ama şöyle bir durum var; mezarları belli olan mültecileri aileleri bu duruma bile razı. Çünkü en azından çocuklarının denizde balıklara, sınır bölgelerinde yırtıcı hayvanlara yem olmadığını ya da farklı bir noktada cenazelerinin çürümediğini biliyorlar. // Bu bir macera değil ki insanlar o macera için bu yollara başvursunlar. Onlar insan onuruna yakışır bir yaşam istiyorlar. Ülkelerindeki insan hak ihlalleri, zulümler, açlık, yoksulluk onları bu yola itiyor. Bu nedenlerin tamamı da bunların o ülkeden çıkmaları için meşru nedenlerdir. Ama bu umutla yola çıkanlar gitmek istedikleri rotada engellerle karşılaşıyorlar. Soğuk, fırtına, ülkelerin sınırları, insan tacirleri ve fidyeciler. Mülteciler işte bunları göze alarak yola çıkıyorlar.’

Denizde boğulan mültecileri düşündükçe, artık balık yiyemiyorum, diye yazmıştı bir gazeteci birkaç yıl önce. ( Kim yazmıştı sahi, şimdi anımsamıyorum. Yazanı bağışlasın beni. Bir ad geliyor usuma; ancak yanlışlık yapıp hem yazana, hem okuyana,  hem diğerlerine haksızlık etmek istemem.)

Uzun süre balık yiyememiştim, bu tümceyi okuduktan sonra ben de.

Deniz kıyısına vuran bebek / çocuk ölülerine ilişkin tümce dahi kurmak istemiyorum.

Hiç kuşkum yok,  Midilli’de de balık yiyemeyen, mültecilere kol kanat geren, kapılarını açan;  onların yaralarına merhem / derman olan… kardeşlerim var.

Biz yeryüzü kardeşliğinin üyeleri değil miyiz zaten?

Sınırlar ne ki?

‘Yokluk beni mecbur etti / Gurbeti ben mi yarattım ‘ demişti bir türküsünde Sivas’ta barbarlarca yakılan Sevgili Muhlis Akarsu. Yollara düşüren / sürükleyen yalnızca yoksulluk olmasa da gurbeti elbette biz yaratmadık. Ama hiç kuşkunuz olmasın, yeryüzünü özgür, eşit, kardeşçe yaşanır ‘yurt’ kılma bizim ellerimizdedir.

Son söz yine sevgili Ahmet Telli’nin olsun:

Zamanın bağrında kanayan

birer zakkumdur her sürgün

hasretin elleriyle yoğurur hüznü

ve kanatır gurbetin

kadim yarasını

Gurbet ne ki yüzyılımızda

demek de bir yabancılaşmadır

Çünkü varolduğu sürece

dünyada zulüm

gurbet mutlaka olacaktır

                                                                                     Şubat –Mart / 2020

                                                                                       İzmir- Antalya

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.