Kırşehir Express Gazetesi

GÜNLERCE GECELERCE KAR YAĞIYORDU

GÜNLERCE GECELERCE KAR YAĞIYORDU
Nusret Gürgöz( nusretgurgoz@kirsehirexpressgazetesi.com )
08 Haziran 2021 - 9:27

‘’…

Düşünür ten

Kan vazgeçer akmaktan

Uzak bir kalbin gürültüsü

Sarsar yatağı

 

Düze çıkmaz arzuya eğilen boyun

 

Tabuttur yatak

Karanlık denizlerde

Çırpınarak ilerler

Kalbin küçük ölümüne’’

 ( Neşe Yaşın – Küçük Ölüm )

 Günlerce gecelerce kar yağıyordu.

 Seksenlerin ortasıydı. Sanki ıssız bir adanın ortasına ya da uzak, eski bir dağ başına bırakmışlardı beni. Dört yanım dağ, dört yanım denizdi. Her yanımı timsahlar,  kurtlar ve çakallar sarmıştı. Enver Gökçe demişti işte.  ‘Tanrı Dağı kadar Türk’tü (bunlar);  Hıra Dağı kadar Müslüman’dılar çevremi saranlar. Önüme ‘Nihat Sami Banarlı’nın ‘ Edebiyat Bilgileri’ kitabını koymuşlardı. Yoksul çocuklara anlat, sakın bunun dışına çıkma, uslu ol,  diyorlardı.

İşsizlikle, açlıkla tehdit ediyorlardı.

Benim aklım başka dünyalardaydı. Yoksul odamı Nazım, Neşe Yaşın, Nilgün Marmara, Gülseli İnal, Ahmet Erhan, Adnan Azar, Mehmet Yaşın… ziyaret ediyordu. Şiir okuyorduk onlarla, dertleşiyorduk.

Nâzım Moskova’ya, Neşe Kıbrıs’a, Nilgün Marmara İstanbul’a, Ahmet Erhan Ankara’ya… davet ediyordu beni.

Duvarları, tavanı ses geçiren yoksul evimin bir üst katında oturan ev sahibimin horultusuyla uyanıyordum geceleri.

Ömrümde ilk kez duyduğum ‘Dayının!’ hitabıyla giriyordu söze ev sahibim, ‘Sen geceleri üşüyorsundur, seni everelim.’ diyor; ‘Köyünden kız bulur musun, bulamazsan,  buradan sana bir kız bulalım.’ diyordu.

Oysa bilmiyordu.

Sen beni dersliklerden yemekhaneye uzanan yolun ortasında terk etmiştin. Öylece donup kalmıştım yolun ortasında. Aklım orada donup kalmıştı. Yüreğim kampusun hemen bitiminde başlayan tepeleri, dağları aşmış, uçup gitmişti.

Oysa bilmiyordu.

Geceleri kederden türküler söylüyordum, şiirler okuyordum.

Oysa bilmiyordu.

Sana sarılıp sıcağınla uyuyordum. Boynundan başlıyordum,  kuytularına iniyordum, ürpererek kasılarak, sımsıcak uyanıyordum.

Sabahın soğuğuna uyanıyordum. Okula gidiyordum. ‘Rahat, hazır ol, günaydın’dan sonra, öğrencilerle derslere giriyordum. Onlara o kitaptan ‘Abdulhak Hamit Tarhan’dan Makber’i okuyordum. ‘Beyrut’ta bir mezar’ kalmıştı. Abdulhak Hamit’in canı çok yanmıştı. ‘Çık Fâtıma, lâhdden, kıyâm et’ diye yakarıyordu.

Mezar kazıyordu, selam vermeyen kuşun yuvasını bozuyordu Arif Nihat Asya.

‘Mehlika Sultan’a âşık yedi genç / Kara sevdalı birer âşıktı.’ Öyle diyordu Mehlika Sultan’da Yahya Kemal.

Bunları anlatıyordum edebiyat diye. Çocuklar anlamsız anlamsız,  boş boş bakıyorlardı gözlerime.

Hocam ben astsubay olmak istiyorum, acaba polis mi olsam, diyordu şiirin ardından önde oturan kavruk çocuk. Benden akıl vermemi bekliyordu.

Hemşire olmak isteyen kız,  gençliğime bakıp bakıp düşlere dalıyordu.

Ulusal bayramların birinde görev vermişlerdi bana. Şiir okuyacaktım törende.  ‘ Tanrı Dağı kadar Türk’tü (bunlar); Hıra Dağı kadar Müslüman’dılar ‘ve de kanlı bıçaklı düşmandılar ‘ görev verenler ve yanlarındakiler.  Mehmet Emin Yurdakul’un, Arif Nihat Asya’nın,  Mehmet Âkif’in, Behçet Kemal Çağlar’ın, Orhan Seyfi Orhon’un… şiirlerinden başka şiir bilmiyorlardı.  Ne yapacaktım,  bilmiyordum.  Düşündüm, düşündüm buldum çözümü,  en iyisi Cahit Külebi’den bir şiir okumaktı. Ama yoksul evimin kitaplığı da yoksuldu.  Cahit Külebi yoktu elimde.

Biri okulun bahçesindeki kütüphaneyi göstermişti, ‘Burada çok kitap var hocam!’ demişti.

Bahçeye çıktım. Rüzgârdan iyice katılaşmış karları eze eze kütüphaneye gittim. Kütüphane görevlisi sobanın önüne oturmuş, sobada ellerini ısıtıyordu. ‘Merhaba!’ dedim, ‘Ooo, hoş geldiniz hocam, siz yeni gelen edebiyatçısınız değil mi?’ dedi. Başımla ‘evet’ dedim.

Kütüphanede binlerce kitap vardı. Balzac, Fulaubert, Tolstoy, Dostoyevski, Eluard, İkbal, Goethe… ; Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba, Feyza Hepçilingirler… daha daha kimler, kimler?

Cahit Külebi’yi aradığımı söyledim. Eliyle koymuş gibi buldu,  getirdi. Aldım elime kitabı,  evirdim çevirdim, kokladım, kokusunu içime çektim.

Bana baktı baktı: ‘Hocam, artık hiç kimse gelmiyor kütüphaneye. Uzun süredir ilk kez siz geliyorsunuz.’

 Uzun süre kaldım orada, rafların tümünü inceledim, kitaplara nerdeyse teker teker baktım. Kitaplarla olan dostluğumu çözmesinden aldığı cesaretle: ‘  Bu kütüphaneyi kuran müdürümüzü 1402 mi ne ondan attılar öğretmenlikten.’ Eliyle biraz ileriyi gösterdi. ‘Şu aşağıda kırtasiye dükkânı açtı.  Aman hocam! Siz de ona benziyorsunuz. N’ olur dikkatli olun.’ dedi.

Sobanın üzerindeki demlikten bir bardak çay verdi. Sevgiyle, koruma güdüsüyle, dostlukla… sunulan, sıcacık çay boğazımdan aşağıya sıcak sıcak indi,  tüm bedenimi ısıttı.

Oysa bilmiyordu.

Geceleri odama Neruda, Yesenin, Vozneneski, Mayakovski, Seferis, Nerval, Adonis,  Füruğ… geliyordu. Birlikte şiirler okuyorduk. Ben onlara, çevremi kuşatan Türkçülerden, İslamcılardan hem Türkçü hem İslamcılardan; okutmak zorunda kaldığım kitaptan dert yanıyordum.

Onlar gülüyordu.

Neşe’ye Rumca, Yesenin’e Rusça,  Füruğ’a Farsça, Vozneneski’ye Çerkesçe,   Adonis’e Lazca,  Seferis’e Kürtçe,  Nazım’a Zazaca  şiirler … okuyordum.

Oysa bilmiyordu.

Sen beni dersliklerden yemekhaneye uzanan yolun ortasında terk etmiştin. Öylece donup kalmıştım yolun ortasında. Aklım orada donup kalmıştı. Yüreğim kampusun hemen bitiminde başlayan tepeleri, dağları aşmış, uçup gitmişti.

Oysa bilmiyordu.

Geceleri kederden türküler söylüyordum, şiirler okuyordum.

Günlerce gecelerce kar yağıyordu.

 Nisan /  Mayıs – 2021

Antalya

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.